spacer
15 Mayıs 2011 tarihinde Röportaj kategorisine yazılmıştır
Birgen Keleş’le Avrupa Konseyi Çalışmaları

Avrupa Konseyi Basın Servisi’nden Aslı Yavaşça’nın Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Türk Delegasyonu üyesi Birgen Keleş ile Avrupa Konseyi radyo stüdyolarında gerçekleştirdiği röportaj.

Avrupa Konseyi deyince aklınızda nasıl bir tablo oluşuyor? Avrupa Konseyi sizin için ne ifade ediyor?

Avrupa Konseyi yıllarca önce kurulmuş olan, 47 tane üyesi bulunan, diğer bir deyişle, Avrupa Birliği’nden daha geniş bir kapsama alanı olan ve en önemli ilkelerini de demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü diye tanımlayan bir kuruluş. Kurulduğundan beri, 60 yılı aşkın bir süredir bu konularda çok doğru çalışmalar yapmış. Ancak, bu aşamada artık bazı değişikliklerin yapılması gerekiyordu. Yeni seçilen Genel Sekreter daha ilk günden itibaren bu ihtiyacı duydu ve üyelerle paylaştı. Örneğin, çok fazla sayıda rapor çıkıyor. Üyeler farklı gruplardaki belli sayıda üye ile bir önerge veriyor ve o önerge kabul edilirse rapor hazırlanıyor. Üyeler her zaman en gerekli konularda önerge vermeyebiliyor. Bu durumda söz konusu rapora ilgi azalıyor ve raporun niteliği daha farklı bir şekil alıyor. Son yapılan reform hazırlıklarına göre, verilen önergelerin bir kısmı komisyonlarda konuşulmak üzere ayrılacak ve bir kısmı da Genel Kurul’da tartışılıp kabul edilecek. Böylece ciddi raporların hem sayısı artacak hem de izlenme olanağı daha fazla olacak.

Avrupa Konseyi’nin mali sorunları da var. Ülkelerin kriz dönemlerinde mali bakımdan sıkıntıda olmaları ve kısıntıyı da buradan yapmayı tercih etmeleri, Avrupa Konseyi’nin bazı projelerini olumsuz yönde etkilemektedir. Reform çalışmaları sırasında bu konuda da bazı değişiklikler yapılması beklenmektedir. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi çok nitelikli insanların bulunduğu bir ortam. Türkiye kurucu üyelerden biri. Komisyonlarda çalışırken veya Genel Kurul’da konuşmalar yaparken diğer üyeler başlangıçta sizi tanımasalar da, bir süre sonra, tanıdıkça tavırları değişiyor. Onların nazarında daha saygın bir konuma geldiğinizi görebiliyorsunuz. Bu tip toplantıların ülkeyi tanıtmak açısından ve ülkenin çıkarlarını korumak açısından çok büyük yararı olduğunu düşünüyorum. Örneğin; son zamanlarda Avrupa’da ırkçılıkta, yabancı düşmanlığında bir artış var. Avrupa Konseyi’nde de yabancı düşmanlığını ve kökten dinciliği esas alan birkaç tane rapor çıktı üst üste. Bu raporlarda başlangıçta ırkçılığın gelişmesinden bahsediliyor ama sürekli olarak sanki İslam dini hem fundamentalist hareketlere hem de ırkçılığa ve terörist hareketlere daha yatkınmış imajı veriliyordu. Tabii bu yanlış bir imajdı. Biz toplantılarda, ben en azından yaptığım üç konuşmada, bunun özenle üstünde durdum. Çünkü eğer fundamentalist kelimesini sadece “İslam fundamentalizmi” diye kullanıyorsanız -başka dinlerle de bağlantı kurmadığınız için- bu durum sadece İslam dini kökten dinciliğe yatkın izlenimi verir. O zaman Türkiye’yi tanımayan, İslamı tam bilmeyen insanlarda böyle bir yanlış kanı uyanabilir. Oysa, bu dönemde hiç yapılmaması gereken şey başkalarına karşı olan şiddeti, nefreti kamçılamaktır.

Yaşanan olumsuzlukların ortadan kaldırılması için belki eğitim aşamasından başlamak lazım. Ve ben inanıyorum ki eğer okullarda veya seminerlerle çeşitli dinler hakkında aynı toplantılarda bilgi verilirse o zaman insanlar bu dinlerin temelinde birbirine çok yakın değerlerin olduğunu göreceklerdir. Dinlerin felsefeleri anlatıldığında korku duymak, endişe duymak ve sinirlenmek gibi duygular, yerlerini daha yumuşak duygulara ve anlayışa terk edecektir diye düşünüyorum.

Avrupa Konseyi’nde, benim başlangıçta beklemediğim; ancak hemen karşılaştığım şey şudur: Türkiye kendi tezlerinin savunmasını ve propagandasını yapmıyor; buna karşın Ermeniler, Yunanlar, Kıbrıs Rumları gibi kesimler dünya çapındaki Türkiye karşıtı propagandayı 90–95 yıldır sürdürdükleri için çok fazla taraftar toplamışlar. Türkiye’nin tezleri de yeterince bilinmiyor ve bunun yarattığı bir alerji doğmuş Türkiye’ye karşı, çünkü Avrupalılar Ermenilerin, Yunanlıların ve Kıbrıs Rumlarının gerçeği yansıtmayan haksız iddialarını öğrenmişler. Bunu da aşmak gerekir mutlaka. Ancak, bu olumsuz tutumun varlığını sadece yabancılara mal etmemeliyiz. Biz propaganda yapmamışız. Oysa, uluslararası ilişkilerde kendi davalarına sahip çıkan ve kendi tezlerini ısrarla savunan ülkelerdir kazançlı çıkanlar. Bizim de bir şekilde, biraz zor da olsa, bu yanlış izlenimleri silmemiz zorunludur. Yani hiçbir zaman Türkiye “ne yapalım bir asırda elde edilen bir duyguyu biz kısa sürede değiştiremeyiz” diye düşünüp geri çekilmemelidir. Çünkü Türkiye bütün bu davalarda çok haklıdır. Ve bunun haklı olduğunu anlamak için de tarihi okumak yeterlidir. Ancak, kuşkusuz herkese “tarih okuyacaksın, şu kitapları okuyacaksın” diyemediğimiz için tezlerimizin propagandasını kısa ve öz bir şekilde yapmamız gereklidir.

Özellikle Türkiye- Avrupa Birliği ilişkileri konusunda çeşitli çalışmalarınız var. Bu konuda uzmanlığınız var. Türkiye’nin Avrupalı olup olmadığı da son zamanlarda çok tartışılıyor. Ne diyeceksiniz bu konuda?

Türkiye’nin Avrupalı olmadığını gündeme yeni getiriyorlar ve bunun da öncülüğünü Sarkozy ve Merkel gibi politikacılar yapıyor. Kuşkusuz, çok hüzün verici bir durum çünkü iç politika için yapıyorlarsa kendilerine yakışmaz. Türkiye için yapmaları ise hiç doğru değildir. Çünkü Türkiye yüzyıllardır Avrupa’da, Türkiye NATO’da, Türkiye Avrupa Konseyi’nde, Türkiye kısa bir süre önce kapatılmış olan Batı Avrupa Birliği’ndeydi. Türkiye Avrupa’da olan bir ülkedir. Bizim Trakya’daki alanımızdan daha küçük yüzölçümü olan ülkeler Avrupalı oluyor da biz neden olmuyoruz? Ancak, eğer sorun Müslümanlık ise bu çağa böyle bağnazlık hiç yakışmaz. Aslında, Avrupa’daki ülkelerde dünya kadar Afrikalı insan var, Hindistanlı var İngiltere’de Pakistanlı var yani herkesin dini farklı ama birlikte yaşıyorlar. İnsanların bir ülkede kalması ve oraya entegre olması için sadece karşıdakine saygı duyması, ona söz hakkı tanıması ve insan haklarının korunduğundan emin olması yeterlidir. Dolayısıyla, Türkiye’nin Avrupalı olmadığını iddia etmek doğru değildir ve Türkiye’ye karşı yapılan büyük bir haksızlıktır. En azından Osmanlılar döneminde Türkler yıllarca Avrupa’da bulunmuşlardır. Kaldı ki, bizim Avrupa’da okuyan, Avrupa’da yerleşmiş çok insanımız vardır. Avrupalılar da gelmiş, Türkiye’de yerleşmişlerdir. Nazi döneminde çoğu Avrupalıyı biz kurtarmışızdır. Pek çok Avrupalı profesör gelip bizde ders okutmuştur ve üniversitelerde bölümler açmıştır. Avrupalılarla biz asırlar boyu yan yana yaşadık. Ayrıca dikkat ederseniz eğer, bazı ülkelerdeki insanlar Avrupa’ya gittikleri zaman kılığından kıyafetinden, fiziğinden hemen anlarınız. Bizde laik düzeni benimsemiş insanlar, Avrupa’ya gittiği zaman onları anlamak ve tanımak çok kolay değildir. Çünkü gerçekten Avrupalı gibi giyinirler, Avrupalı gibi hareket ederler. Laik düzene uygun olmayan giysiler son zamanlarda gelişmiştir. Kaldı ki, laik düzene uygun olmayan giysiler pek çok ülkede de vardır. Türkiye diliyle, fiziğiyle, kültürüyle uyum kabiliyeti olan bir ülkedir.

AKPM heyetlerindeki kadın parlamenter sayısının konusunda zaman zaman eleştiriler yapılıyor. Bir bayan parlamenter olarak, Bu konudaki görüşlerinizi alabilir miyim?

Bir süre önce, Kadın-Erkek Eşitlik Komisyonu adına, görüş hazırladığım bir rapor PACE’deki (Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinde) delegasyonlarda kadın oranının yüzde 30’a çıkarılmasını öngörüyordu. Bu raporu ben savunurken hayretler içinde kaldım. Rapor, Genel Kurul’da değil de Daimi Komisyon’da oylandı. Şunu gördüm; çok nitelikli iki tane Avrupalı kadın Parlamenter kotaya itiraz etti. Benim orada savunduğum yüzde 30’luk kota daha önce 2007 yılında Avrupa Konseyi’nin bir başka raporunda kabul ettiği orandı. Kaldı ki, PACE Delegasyonlarında yüzde 30’u aşan pek çok ülke var. 36 kadar ülke delegasyondaki kadın oranı açısından yüzde 30’u aşmış zaten. Dolayısıyla, yüzde 30’u benimsemek ve yüzde 40 ‘ı hedef almak, 2007 yılında kabul edildiği için çok ileri bir aşama değildi. Ancak, bunu bile kabul etmediler. Çok şaşırdım. Çünkü 3- 4 yıl önce kabul edilmiş bir oranı kabul etmemiş olduk. Bence yüzde 30 gibi bir oranın kabul edilmesi zorunludur. Yüzde 40’ın hedef alınması gereklidir. Bu oranlar kısa bir süre içinde gerçekleştirilmelidir. Gerçekleşmemesi için de bir neden yoktur. Üstelik bunu reddetmek, demokrasiye, insan haklarına ve kadın-erkek eşitliği ilkesine aykırı bir durumdur. Türkiye’de maalesef bu konuda gerileme olmuştur. Çünkü biliyorsunuz Türkiye birçok Avrupa ülkesinden, örneğin, İsviçre’den daha önce kadınlara seçme-seçilme hakkını tanımış olan bir ülkedir. Yıllar sonra bugün 550 milletvekilliği içerisinde %9 gibi bir oran çok hüzün vericidir. Bunun çok daha yükseklere çıkması gereklidir. En az %40 gibi bir oran Türkiye’de de hedef olarak kabul edilmelidir.

Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul milletvekili aynı zamanda AKPM Türk Delegasyonu üyesi Sayın Birgen Keleş’e sorularımızı yanıtladığı için çok teşekkür ediyoruz.


Yorum Yapın


Bu sayfada yayınlanan yorumlar okuyucuların kendilerine ait göruşleridir. Yazılan yorumlardan MedyaTürk veya http://medyaturk.fr hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.