Avrupa Birliği’ne aday olduğundan bu yana Türkiye, insan hakları ve özgürlükler açısından yeterli düzeyde bir anayasaya kavuşarak demokratik bir hukuk devletine erişmek ile totaliter, bürokratik, ideolojik bir devlet olmaya geri dönmenin kavşağında durmaktadır.
Türkiye’nin 1987’de AB’ye yaptığı tam üyelik başvurusundan bu yana ilişkiler bazen ivme kazanmış, bazen durma noktasına gelmiştir. Ancak 90’lı yıllarda terör sorunu ve ekonomik sıkıntılar gibi iç meseleler Türkiye’nin bu sürece konsantre olmasını zorlaştırmıştır. 2002’de Ak Parti hükümetinin kurulmasıyla birlikte çok hızlı bir uluslararası trafiğe başlanmıştır. Avrupa Birliği kapısında bekleyen Türkiye, bu dönemde uluslararası diyaloglara ve reformlara hız vermiştir. İktidara geldikten sadece iki sene sonra, 17 Aralık 2004’te tam üyelik müzakerelerine başlama kararı alınmıştır ki bu tarih Avrupa Birliği sürecindeki tarihi dönüm noktalarından biridir ve yoğun bir diplomasi trafiği sonucunda alınmıştır. Yalçın Akdoğan ‘Tarihe Düşülen Notlar’ adlı kitabında 17 Aralık AB zirvesinin perde arkasını detaylarıyla anlatmaktadır. Hemen ardından 3 Ekim 2005 tarihinde Türkiye ile müzakereler resmen başlamıştır.
Tüm bu yoğun çabalara rağmen insan ‘O halde sıkıntı nerede?’ sorusunu sormadan edemiyor. Hem küresel ölçekte artan siyasi etkinliği açısından hem de uluslar arası alanda büyüyen ekonomisi açısından Türkiye’nin Avrupa Birliği ile olan ilişkileri nerede, neden tıkanıyor? Herhalde bu soruya cevap verirken öncelikle AB’nin ekonomik olmanın yanı sıra siyasi bir topluluk olduğunu da unutmamak lazım. Soğuk Savaş’ın hemen sonrasında doğu Avrupa’daki ülkelerin birliğe katılması için yoğun bir çaba harcandığını unutmayalım.
Şu anda Türkiye kalan 33 faslın 13’ünü açmış durumda. 18 fasıl üzerinde siyasi engel var. Kıbrıs, AB sürecinde Türkiye için ağır bir yük. Atılan tüm iyi niyetle adımlara rağmen Avrupa, KKTC’yi görmezden gelmeye devam ediyor. Aslında görmezden gelmek zorunda kalıyor çünkü Rum kesimini AB’ye alarak bu sonucu kendisi hazırlamıştır. Fasılların açılıp kapanması oy birliği ile mümkünken Rum kesiminin var olduğu bir AB Türkiye ile nasıl fasıl açıp kapasın? Fransa ve Almanya’nın şu an itibariyle tutumu ortada. Türkiye KKTC’yi AB’ye feda edecek değil. Bazı ülkeler gerginliklerden nemalanır. İşte Rum kesimi de en çok Kıbrıs’taki gerginliklerden nemalanıyor. Türkiye, Kıbrıs sorununu çözmek için samimi olduğunu her fırsatta gösterirken Rum kesiminin haylaz bir çocuğu korur gibi AB tarafından korunması uzlaşıya karşı olan tutumlara cesaret veriyor.
Şu soruyu soranlar olabilir. “Bu Avrupa Birliği bize çok mu lâzım?” Evvelâ şunu belirtmek lâzım: Türkiye her ne pahasına olursa olsun Avrupa Birliği’nin üyesi olacağım tutumunda bir ülke değil. Bu hatayı geçmişte Romanya yapmış. Sayın Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış bir yemekte şunu paylaşmıştı. Kendisi Romanya Başbakanı Emil Boc’u ziyarete gittiğinde o gün Başbakan Boc ciddi ekonomik kısıtlamalar getiren bir paketi imzalamış. Bu konuda canı oldukça sıkkın olan Başbakan Boc, Bakan Bağış’a önlerine gelen her şartı kabul ettikleri için bugün bu sıkıntıları çektiklerini ifade etmiş. Eğer AB, Türkiye’yi özellikle ekonomik açıdan ağırlık getirecek üç fasıla yönlendiriyorsa Türkiye kendini çok zora sokmayı elbette istemez. Oysa Türkiye bu sürecin sadece iyi ve faydalı yanlarını alma taraftarı.
AB sürecinde yapılan reformlar, Türkiye’nin hak ettiği ve hedeflediği seviyeye gelmesi için bir fırsat. Eğer 2004’te bu ülkede DGM’ler kaldırıldıysa bu AB süreci sayesinde gerçekleşmiştir. Eğer Türkiye bugün hukuk düzenlemelerini Venedik Komisyonu Kriterlerine uygun hâle getirmeye çalışıyorsa bu sürecin artı yönleri sayesindedir.
Türkiye’yi rahatsız eden konu AB’nin tutumunda kendisiyle çelişmesi ve gördüğü çifte standart uygulamasıdır. AB ülkelerinin birçoğu Türkiye’nin AB’ye üye olmasını desteklemekle birlikte bu sürece karşı olanlar da vardır. Üyeliğe karşı olan ülkeler Türkiyesiz bir AB geleceğinin daha sıkıntılı olacağını kavrayamayan ülkelerdir. Daha da ilginç olanı, bugün Türkiye AB üyesi birçok ülkeden daha hızlı kalkınan bir ülkedir. Ancak bir hukuk devleti olabilme konusunda yakın geçmişte kötü sınavlar veren bir Türkiye bu açığını hızla kapatmalıdır.
Bir de Türkiye’nin coğrafi açıdan stratejik bir öneme sahip olduğu gerçeği var. Bilindiği gibi Türkiye Avrupa, Asya ve Afrika olmak üzere 3 kıtayı birbirine bağlayan önemli bir kavşaktır. Tanıdığım bir İngiliz akademisyen bana bunun artık Türkiye için pek önemli bir özellik olmadığını, eskide kaldığını söylemişti. Ancak Türkiye’nin son yıllardaki yeni enerji politikaları, Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı ve özellikle Nabucco projesi Türkiye’nin jeopolitik önemini bir kez daha ortaya çıkardı diyebiliriz.
Bazı ülkeler Türkiye’nin üyeliğinden korkuyor tarzı yorumlarda haklılık payı olabilir. İşin gerçeği şu ki günden güne uluslararası arenada sözü dinlenen ve saygın bir ülke rolünü kazanan Türkiye, AB üyesi olması durumunda ağırlığı ile en önemli aktörlerden biri olacaktır. Bundan duyulan korkuyu anlamak gerekir. Çünkü Avrupa tarihi boyunca düşmansız var olmamıştır, kendi kimliğini hep ‘öteki’ üzerinden şekillendirmiştir. Hatta Avrupa kıtasının coğrafi sınırları bile diğer medeniyetlerle olan mücadeleleri sonunda çizilmiştir. Avrupa geçmişinde yüzyıllarca mücadele ettiği bir medeniyetin çocuklarına şimdi kendi birliğinin iplerini kaptırmak ister mi? Sanmıyorum. İşin çözümü ise Avrupa’nın Türkiye’ye bu gözlükle bakmaktan vazgeçmesidir. Türkiye ‘öteki’ yaklaşımını çoktan bırakmış ve kimlik bunalımını atlatmış bir ülkedir. Geçmiş medeniyetlerdeki ilişkileri bugüne ışık tutan bir zenginlik olarak görmektedir.
Türkiye asimilasyona hayır, entegrasyona evet diyen bir ülkedir. Entegrasyon ‘diğer’inin asimile edilmesi değil, adı üstünde karşılıklı entegre olmak anlamana gelmektedir. Meselâ bugün AB, Türkiye’nin azınlık meselelerine sıklıkla işaret etmesine rağmen kendisi 21.yy da tam bir azınlık problemi ile karşı karşıyadır.
Türkiye’nin AB üyeliği AB’nin marjinalleşmesini engelleyecektir. AB’ye tam üyelik, Türkiye’yi küresel ve bölgesel sorunlarda daha belirleyici bir aktör haline getirecektir. Ekonomik olarak hem Türkiye’ye hem Avrupa’ya katkısı olacaktır. Avrupa ve Türk toplumu arasında yeni bir dinamizm oluşturacaktır. AB’ye tam üyelik Avrupa’nın geleceği açısından da stratejik bir önem taşımaktadır. Türkiye’ye hayır demiş bir Avrupa 21.yüzyılın gerisine düşmüş bir Avrupa olacaktır. Türkiye’nin nüfusunu, kültürünü yahut coğrafyasını gerekçe göstererek ülkemizin AB üyeliğine karşı çıkmak bir vizyon eksikliğine işarettir. İmtiyazlı ortaklık teklifi ve fasılların açılıp kapatılmasını engelleyen bir AB kendi ilkeleriyle çelişmektedir.
Bakan Bağış’ın belirttiği gibi Avrupa Birliği Türkiye için bir ‘sonuç’ değil ‘süreç’tir. Dolayısıyla Türkiye AB yolundaki reformlarına hız kesmeden devam etmelidir, daha yaşanılabilir bir toplum için.


